GenelGüncel HaberlerÖğretmenlerYazılar

ELALEM NE İSTER?

Pınar Arıkan

El: Yabancı demek.
Ya da
El: Birbirimize dokunmamızı sağlayan duyu organımız.

Aynı sözcüğün hem bu kadar yakın hem de bu kadar uzak ve yabancı olması sizce de manidar değil mi?

Tıpkı bizim gibi.
Hem birbirine yakından bağlı bir toplumuz hem de bir o kadar farklı ve yabancı.

Peki kimdir “elalem”?

Nereden çıkar? Nerede yaşar? Herkesi diken üstünde tutan bu elalem ne ister? Neden bir türlü memnun olmaz?

Elalemin yüzünün güldüğünü hiç görmedim. Hep bi burun kıvırma, hep bi ayıplama…

Çocukken düşünürdüm bazen: Bu elalem her kimse, bütün her şeyin kurallar kitabı onda olmalı. Çünkü her şey hakkında bir bildiği var.

Ve en önemlisi evimizin içine kadar nasıl giriyor? Annemizin bakışlarına, gittiğim gezdiğim yerlere, kıyafetlerime ve davranışlarıma, yaşam tarzıma …

Büyürken çok sınavım oldu onunla. Pek de güzel bir sözcük gibi kalmamış hatırımda.

Peki kim bu elalem?

Aslında sözlük anlamı gibi yabancı değil elalem.
Ben, sizin için elalemim mesela. Siz de benim için. Sizin canınız ciğeriniz anneniz, benim kızım için elalem. Birlikte kahve içtiğimiz komşumuz aynı zamanda elalemin bir parçası. Hatta teyzeniz, amcanız bile elalem olur bazen.

Yani demem o ki
“El”değiliz aslında, “yabancı” hiç değiliz.
“Biziz” bu elalem, hepimiz.

Ama kucaklayan değil; yargılayan, eleştiren, ayıplayan taraflarımız.

Aslında “yabancı” değiliz de, “birbirimize yabancılaştığımız” için elalemiz belki de.

Sizin yaşantınız “bana göre” farklı sadece. Ama aslında “yaşam” her ikisi de. Siz kendi gerçeğinizi yaşıyorsunuz, ben de benimkini…

Ahlak ve görgü kurallarımız, toplumsal kalıplarımız aynıymış gibi görünse de uygulamada aslında anlamıyoruz birbirimizi bazen.

Ya da anlamaya çalışmıyoruz.

Benim bisiklet sürmem bazı komşularım için farklı bir görüntü mesela. Sözcükleri duymasam da bakışları hissedebiliyorum. Onaylayan bakışlar ve yargılayan bakışlar… Ama bakışlar hep var ve ben yola odaklanamıyorum bazen. “Elalem ne der?”diye bisikletini alıp çıkmayan arkadaşlarım var. Oysa sadece bir bisiklet bu…bir araç. Araç yabancı değil, tüm çocuklar biniyor hatta erkekler. Ama üzerinde bir kadın olunca farklı oluyor işte. Yabancı olan benim.

Birbirimizi kendi kalıplarımız içine sıkıştırırken aslında kendimizi de bir kutuya hapsettiğimizi farketmiyoruz.

Bazen öylesine karşı çıkıyoruz ki bazı yaşamlara, devran dönüp aynı duruma düştüğümüzde herkes öyle düşünecek diye korkuyoruz.

Bizi hareketsiz bırakan, cesur adımlar atmamıza engel olan; yeniliklere, farklı yaşam tarzlarını kabullenmemize duvar ören şey aslında kendi düşüncelerimiz, kendi sözcüklerimiz. Kendi kafesimizde yarattığımız kurallarımız.

Farklı bir giysi deneyen bir gence kızıp onun hakkında acımasız sözcükler söylemeden önce “kimliğini arıyor, zamanla bulacak” diye düşünsek mesela.

Engelli bir bireyle karşılaştığımızda çocuklarımızı kaçırmasak, bakışlarımızı kontrol edebilsek, nasıl yardımcı olabileceğimizi düşünsek mesela.

Otobüste yer vermeyen bir genci, ayıpların içine gömmeden önce “ belki zor bir gün geçirmiştir” diyebilsek mesela.

Ben de yapmıştım bunu bir kere. Zor bir günün ardından…Oturabilmek için iki durak geri gidip tekrar bindiğim bir gün kalkmadım yerimden. Kimse ayıplamadı ama o gün yaşadığım utanç bir daha oturtamadı beni. Belki ayıplansaydım o gün, haklı öfkemle hiç kalkmayacaktım bir daha. Beni acımasızca “terbiyesiz” diye etiketleyenlerin, o koltuğu hak etmediklerini düşünebilirdim.

Elalem bir şey demese, kendi kimliklerimizi bulabilir miyiz acaba? Yeni deneyimler edinebilsek ve dışarıdaki alemin bize “el” değil “elimizden tutan” olduğunu bilsek daha özgür dolaşmaz mıyız sokaklarda?

Aklınızdan geçen soruları duyabiliyorum. Bazen kendime de soruyorum:
“Peki hiç mi uyarmayalım? Kafalarına göre takılsın mı herkes? Peki toplumsal kurallar, saygılı davranışlar nasıl öğrenilecek ?
Nerede müdahale edilmeli?”

Sanırım özgürlüğe de bir sınır çekmek gerek. Zaten yasalarımız da bunun için var. Sınırlar aşıldığında, cana kastedildiğinde durdurabilmek için adilce uygulanması gereken bir sistem var.

Başkasının özgürlük alanına girdiğinde biter senin özgürlüğün.

İşte tam da bu sınır sebebiyle birbirimizin hayatını kısıtladığımız zaman, tam da bu özgürlük kuralını bozmuş olmuyor muyuz?

Peki nasıl öğrenilecek toplumsal kurallar?

Zamanla , olgunlaştıkça, kendi ahlak anlayışlarımızı içselleştirip kimliğimizi buldukça öğrenilecek elbet.

Örnek verelim:

Ekmeği kimse yere atmaz.
3 sebeple yapmayız bunu.

1.Yere ekmek atarsam ayıplarlar.(Etrafta kimse olmazsa atabilir)
2. Ekmeğin yere düşmesi günahtır. (Günah işlemekten korkar. Ama ekmek dışında başka bir şeyi rahatlıkla atabilir)
Ya da
3. Yere bir şey atmamalıyım. Yaşadığım yerin temiz olmasını isterim.

Hangisi daha içselleştirilmiş bir durumdur acaba?

Farklı bir giysi mesela…denemek istiyoruz.
“Bununla insan içine çıkamam( giymek istiyorum ama ayıplanmak istemiyorum)”
Ya da
“Bana yakışmazsa kötü sözler duyabilirim.”
Ve vazgeçiş.
“Evde giyer gezerim.”

Daha hangi isteklerimizi evin içinde kendi kendimize yaşıyoruz kimbilir.

Belki bir kere giyebilsek bu giysileri yargılanmadan…? Bize yakışmadığına kendimiz karar verebiliriz. Denemiş oluruz, içimizde kalmaz.

Belki uzaktan bakmayız bazı yaşantılara. Üstümüze giydiğimizde, o yaşantıların hiç de bize göre olmadığını anlar; kendimizi bulma yolculuğuna devam edebiliriz.

Ya da belki tam da bize göredir o giysi ve yargılanmadan, ayıplanmadan toplum içinde dolaşabiliriz. O giysiyle… O kimlikle… tam da bize göre olan görüntümüzle…

Bisikletten daha elzem yaşantılar var yaşanamayan, içine hapsolunan.

Bir anne bebeğinden bunalabilir bazen. Bu onu sevmediğini göstermez hemen.

Yemek yapmaktan sıkılabilir bazen insanlar. Bu bizi kötü bir ev hanımı yapmaz.

40 kişilik sınıfından bunalabilir bir öğretmen bazen. Kolay değil 40 öğrenci. Üstelik yaşam kavgası devam ederken…

Bir çocuk her zaman gülmek zorunda değildir. Bu onun evde kötü şeyler yaşıyor olduğunu göstermez her zaman.

Başkalarını yererek, küçük düşürerek kendi değerimizi mi yüceltmeye çalışıyoruz acaba?

Kendi eksikliklerimizi mi kapatmaya çalışıyoruz?

Ya da biz öyle düşündüğümüz için herkesin de bizim gibi düşüneceğini mi zannediyoruz?

Elalem bizi yargılamasın diye kendi canımız çocuklarımızı dışarıda mükemmel olmaya zorluyoruz. Ailece mükemmel görünmeye, bunu fotoğraflayıp herkese göstermeye o kadar odaklanıyoruz ki beğenileri beklerken anı yaşamıyoruz.

Elalem güzel görsün diye

mükemmel anne,

mükemmel ebeveyn,

mükemmel öğretmen olmak zorunda değiliz aslında.

Eleştirmek yerine soracak tek bir sorumuz var:

“Nasıl yardımcı olabilirim?”

“EL-ALEM” olmak yerine “ELELE bir ALEM” olmak daha güzel olmaz mıydı?

Olurdu ya…Pek de güzel olurdu.

Bu arada,
hala cevaplanmayan bir sorumuz var:

Elalem ne ister.?
???
Peki sizce çok önemli mi bu sorunun cevabı?

Siz karar verin.

Ya da bırakın artık bu soruya bir cevap aramayı.
Sadece yaşayın gitsin…

Yaşadığınız hayatı siz beğenin yeter…

 

 

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu