GenelYazılar

Duymak ya da duymamak…

Duyabilmek…

Yaşamımızın çok kıymetli bir parçası.

Duyamasaydık ne kadar eksik olurduk kim bilir.
Yağmuru, rüzgarı, müziği, en önemlisi de birbirimizi duyamasaydık…

Her birimiz ayrı bir melodi, ayrı bir türküyüz. Kimimiz bahar türküleri söylerken kimimiz ağıt yakıyoruz hayata.

Çoğumuzun türküsü hüzünlüdür. Ninnilerimiz bile hüzünlüdür bizim. Bu coğrafya, bu topraklar, bu kültür yılların yorgunluğunu taşır ezgisinde.

Tarzı ne olursa olsun bir derdi vardır anlatacağı.
Çok sesli bir senfoniyiz hepimiz. Aynı ezgilerle ağlarız , aynı ezgilerle oynarız.

Bazı çığlıklara gözlerimizi kapasak da o ağıtı hepimiz duyarız.

Duymak, bambaşka bir duyu.

Uzaktan izlesek de, görmezden gelsek de, dokunmasak da duyarız o bağıran sessizliği.

Biz bağırdığımız zaman duyacak kimse olmayacağını bile bile birbirimize sesleniriz derinliklerden:

“Sesimi duyan var mı?”

Ama biliyor musunuz büyüdükçe bir çok şeyi duyamıyoruz artık. Frekans aralıklarımız azalıyor zamanla. Kulaklarımız yaş aldıkça büyümeye devam ediyor duyabilmek için.
Kalplerimiz küçüldükçe daha az duyuyoruz.

Peki,
Bir çocuğun bizden daha iyi duyabildiğini biliyor muydunuz?
Hani duymasınlar diye fısıltıyla konuştuğumuz şeyler var ya..
Hepsini duyuyorlar.
Taa diğer odada konuşun isterseniz. Bilin ki duyuyorlar. Hem de çok net. Saklananları, gizlenenleri, tüm kötü sözlerimizi, serzenişlerimizi, ne konuşulursa hepsini duyabiliyorlar. Ne kadarını algılıyor, nasıl yorumluyorlar bilmiyoruz üstelik. Ama emin olun duyuyorlar.

Peki ..
Biz onları duyabiliyor muyuz?

Parklar, bahçeler, okullar çocuk sesleriyle dolu. Evet kesinlikle bir ses var duyulan. Bazen oldukça gürültülü de bir şarkı üstelik. Duymamak mümkün değil.

Ama gerçekten duyuyor muyuz?

Çünkü,
Farklı bir dildendir onların şarkıları.
Kimi neşeyle şakır, kimi bas bas bağırır, kimi bedenini kullanır, vurur öfkelenir. Kimisi ise karmaşık bir senfonidir. Aradaki nağmeleri duymak, iyi bir kulak ister.
Bazı çocukların sesi bile yoktur. Sessizce bağırırlar:

“ Sesimi duyan var mı?”

Peki biz bu şarkıların “sözlerini”
anlayabiliyor muyuz?

Bazı türküler vardır. Sözlerini anlamasak da ne anlattığını hissederiz.

Bir filmde vardı, hatırlarsınız belki:

Gönül Yarası

Filmde “Dünya” adında genç kadın karakter, bir türkü dinlerken ağlamaya başlar. Türkü kürtçedir. Öğretmen emeklisi Nâzım sorar:
“Kürtçe biliyor musun?”
Dünya, bilmediğini söyler.
Nâzım sorar:
“Neden ağlıyorsun o zaman?”
Dünya cevap verir:
“Abi, bu türküye ağlamak için kürtçe bilmek mi gerek?”
Ve içli içli ağlar dilini bilmediği türküye.

Belki de kulağımızla değil bazen kalbimizle duymamız gerekiyordur ne dersiniz?

Belki de gözleriyle söylüyordur çocuk şarkısını? Gözlerimizle duymalıyız belki bazen?

Anlar mıyız o zaman derdini?

Anlarız belki,
Belki kürtçe bilmeden de ağlayabiliriz.
Belki onlara gerçekten kulak verirsek anlayabiliriz de.
Dillerini anlayabilirsek,
Kimliğini arayan, kendini ifade etmeye çalışan, korkan, çekinen, hatta maalesef bazen her türlü istismara uğrayan çocukların sessiz çığlıklarını bile duyabiliriz belki.

Ya da belki “biz” onların sesi oluruz herkes anlayabilsin diye.

Bir çocuğun sesi olmak…
Çok mu zor?

Ya da belki o dili herkesin anlayacağı evrensel bir dile çevirebiliriz.
Bir çevirmen oluruz, bir öğretmen…

Filmin aynı sahnesinin devamı şöyle ilerler:
Öğretmen Nazım, kürtçe bilir ve “Dünya”ya türküyü çevirir. Türkçesini duyduğunda, kalbiyle duyduğunu daha iyi anlar Dünya.

Peki biz çocukların sesini tüm “dünya”ya duyuramaz mıyız eğer gerçekten istersek?

Hepimiz birer Nazım olup, onların şarkılarını çevirip şiirleştirebilsek duyulmaz mı sesleri?

Hem de şahane bir senfoni olmaz mı ortaya çıkan eser?

Farklı farklı enstrümanlarımızla çok sesli bir müzik yaratamaz mıyız biz öğretmenler?

Eğer tüm öğrencilerimizi gerçekten duyabilsek, küçük batonumuzla kalplerine dokunup tüm dünyayı ağlatamaz mıyız?

Baton…
Orkestra şeflerinin elindeki o küçük çubuk.
Onca farklı ve karmaşık enstrümanı tek tek yöneten yol gösterici.

Ama marifet baton da değil tabi ki,
Onu tutan sanatçıda…

Marifet, orkestra şefinde ve onun en ufak bir bozuk sesi bile duyabilen kulağında …

Öyle bir yetenek ki bu, sessizliği bile müziğe çevirebilir.
Ya da tam tersi öylesine bir gürültü yaratır ki dinlemeye tahammül edemezsiniz.

Oysa bir orkestra da o küçücük zil bile öyle canalıcı bir yerde çınlar ki onun o küçük notası bile ağlatabilir “dünya” yı.

Her öğrencisini tam da olması gerektiği yerde çınlatabilen öğretmendedir marifet.

Marifet kulakta ya da belki de kalptedir.

Duymak ya da duymamak
İşte bütün mesele bu.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu