Güncel HaberlerYazılar

Duvarları Yıkma Sanatı- Drama

Pınar Arıkan

Kendini ifade edebilmek!.. Ne demek?

Ne kadar alışık değil mi kulaklarımız? Ne kadar çok kullanırız günlük konuşmalarımızın içinde.
“Kendimi ifade edebildim mi?”
“Anlatabildim mi?”
“Anlıyor musun?”

Sadece sözlerimiz çırpınmaz derdimizi anlatabilmek için. Ellerimiz de çırpınır; kollarımız, gözlerimiz çırpınır. Hatta sesimiz…

Vücut dili diyoruz bu devinime.

Peki ne kadar anlıyoruz karşımızdaki çırpınışları?
“Ne demek istedi acaba?”
“Neden öyle baktı?”
“Sanki dili başka dedi de gözleri başka.”

Bu dili anlasa herkes ya da anlatabilse derdini, ne kadar kolaylaşır aslında yaşamak.
Doğru cümleleri bulabilsek, kırmadan incitmeden iletişim kurabilsek…

Ama ya doğru sözcükleri bilemiyor insan ya da kendine yakışmıyor bazen söylemek istedikleri. Ya da bazen karşıdan gelecek bir reddediş korkutuyor. Cesaret istiyor bazen iletişim. Bolca cesaret…

Hele bir de kalabalıklar. Topluluk içinde kaybolmadan varolabilmek… Okul hayatı, iş hayatı, toplumsal yaşam…Ödün vermeden kendin olabilmek zor.
Yargılar var çünkü. Toplumsal kurallar var. Onaylanma ihtiyacı… Karşı çıkışlarını savunmak için gereken cesaret…

Bu yazılanların hepsi tanıdık geldi değil mi? Çünkü aynıyız hepimiz aslında. O kadar aynıyız ki sıyrılsak derimizden aynaya bakar gibi oluruz sanki. Hepimiz heyecanlı, hepimiz meraklı ve hepimiz bir o kadar ürkek. Kimimiz daha ilkel, kimimiz daha derin. Üstüne giydiğin kıyafet süslemesi sadece. Ve aramıza yığdığımız duvarlar…Ah o duvarlar…Öylesine gömülürüz ki arkasına, kimse görmesin isteriz eksikliklerimizi.

Peki ya bilsek ki en az bizim kadar eksik karşımızdaki?…

Kolay olmaz mıydı iletişim? Daha kolay söylenmez miydi korkutan cümleler?
“Sen de yaşamışsındır. Bilirsin işte..” diyebilsek,
“Nasıl utanmıştım anlatamam.”
“Şu an çok heyecanlıyım. Topluluk karşısında konuşmak zor.”
“Başarısız olmaktan korkuyorum.”
“Bu konu hakkında bir bilgim yok.”

Ve çocuklar…

“Ben de sizinle oynayabilir miyim?”
“Bunu nasıl yapacağımı bilmiyorum.”
“Öğretmenim, bu konuyu anlayamadım.”
“Bir şey sorabilir miyim?”

Ve nihayet..

“Seni kırmak istememiştim.”
“Özür dilerim”
“Seni koşulsuz seviyorum…”

Cümleler aksa dilimizden…İçimizde kalmadan, birikmeden, taşmadan…

Büyüdükçe kalınlaşıyor duvarlar. Belki yaşlandıkça birazını kaldırıyoruz aradan ama çocukken, daha oluşmamışken ya da henüz kurumamışken sıvası ; ne kadar aynı olduğumuzu farkedebilsek, daha özgür olmaz mı ruhumuz? Duvarların arkasını gören mesleklere daha az ihtiyaç duymaz mıyız?

Birbirimizin hayatlarını yaşayamayız elbet anlamak için. Herkesin çektiği acıyı çekemeyiz ya da tüm mutlulukları tadamayız.

Ama “mış” gibi yapabiliriz. Filmlerde, dizilerde, kitaplarda, sahnelerde çeşit çeşit hayatın içine girip izleriz. Ama sadece izleriz. Kurgulanmış senaryoların şahidi oluruz. Elbet hisseder, düşünür ve sorgularız ama izleyiciyiz yine de.

Peki ya aktif olsaydık? Hayatın gidişatı size sorulsaydı ya da finali? Kaç çeşit final yazılırdı kim bilir yaşamlara. Ana karakter ne çok kişiliğe bürünürdü. Bir şapka, bir pelerinle masallara girseniz? Ya da bir çantayla patronunuza bürünseniz? Anneniz, belki eşiniz hatta çocuğunuz olsanız bir süre? Öğretmeniniz ya da arkadaşınız… Ya da iki uzun kulakla, sadece arkadaş arayan bir tavşan? Aynılığımızı gizleyen hayatlarımızı değişsek bir süre. Birbirimizin kıyafetlerini giyip oynasak hayatı.

Anlar mıyız birbirimizi?

Drama, hayatın yeniden tekrar tekrar yaşanabildiği bir sahnedir. Henüz gerçekten acımadan canımız, acıyormuş gibi yapmaktır. Bardak henüz kırılmadan, kırılınca ne yapacağını deneyimlediğin sanal bir gerçekliktir. Sözcüklere bile ihtiyaç duymazsınız bazen. Kendini ifade etmenin çeşit çeşit yolu vardır. Gözleriniz mesela çok şey anlatır. Elleriniz, duruşunuz.. Bazen bir maske gerekir belki sıyrılmak için engellerden. Ya da bir kuklaya verirsiniz sorumluluğu, tüm edepsizliği o yapar. Niye şaşırdınız sözcüğüme? Edepsizlik! Yok mu sizin de bir edepsiz tarafınız?

Duvarları yıkma sanatıdır drama. Sınırları yoktur, rengi, dini, dili, ırkı yoktur. Evrenseldir, bir denizdir. Duvarlar kalkınca manzara açılır. Ufku görürsün.

Kuklasıyla şakıyan ne sessiz çocuklar gördüm. Bir çift kulakla 10 çeşit hayvan olabilen, bir pelerinle dünyayı kurtaran, ilk defa bir başkasının tenine dokunan canlar gördüm. Hiç tanımadığım 30 kişiyle yarım saat içinde kolkola zıplarken buldum kendimi. Sanki kırk yıldır tanıdığım en yakın arkadaşımın eliydi omuzumdaki.

Hele eğitimde sınırsız kullanım alanı sunar. Teknikleri, ayrıntıları var elbet. O da başka bir yazının konusu olsun. Ya da bakın ne diyeceğim: Bilgiye ulaşma çağındayız. Bi bakın isterseniz.

İçinize güzel bir yolculuk yapın. Bakalım neler keşfedeceksiniz?

 

Saygı Notu: Bizi 30 kişiyle zıplatan güzel insan, sevgili Tuncel Kurtiz’ i saygıyla anmak isterim. Yaşadığım en güzel deneyimlerden biriydi. Işıklar içinde uyusun.

İlgili Makaleler

3 Yorum

  1. Hem empatiyi öğrenmek, hem de empatiyle öğrenmek ve sağlıklı iletişim kanalları açmak için drama/oyun…
    Ufak açıcı bir yazı.
    Çok faydalandım, teşekkür ederim.

  2. Pınar kızım, zaten örnek vermiş olduğun çamur hikayesinde çocukları nasıl hayata hazırlayacağını göstermiş oldun.Yolun açık olsun.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu